.Zengin evlerine temizliğe giden Kiraz anlatıyor: Bazen iş geç
bitince eve bırakırlar. Küçükarmutlu'ya girerken hep aynı laf...
'Köyden gelip oturmuşsunuz buralara!' Haa, oturduk! Sanırsın ki sabah
akşam Boğaz'a ekmek banıp yiyoruz!

."Küçükarmutlu dersen olmaz, Etiler diyeceksin!" Kotunun ceplerine
ellerini sıkıştırmış Şengül, Pir Sultan Abdal Derneği'nden çıkarken
Küçükarmutlu'da yaşayıp da iş bulabilmenin numaralarını anlatıyor.
Ardından, iş bulsan da fazla dayanamayacağını:
"...Pastanesi'nde çalışırken her gün yeni kıyafet ve makyaj istiyorlar.
Nasıl yetiştireyim? Ayrılmak zorunda kaldım o yüzden. Bir de senin
maaşından fazla paraya gelip insanlar bir tane pasta alıyorlar.
Öfkelenmez misin?"
Dükkânların sahibiymiş gibi duran, çok makyajlı, çok havalı tezgâhtarlar da öfkeleniyorlar mı acaba? Hepsi mi?
"Öfkelenirler tabii" diyor Şengül, "ama insan daha çok parmakla gösterilmeye öfkeleniyor."
Nasıl?
"Yazın çalışıyordum Güneyde. Bir kolejli kızın annesi gösteriyor beni
kızına, 'Bak nasıl okuyor, hem de Küçükarmutlu'dan' diyor. Elif Şafak
okuyordum. O sınıfa ait bir kitap ya, benim okumamı ilginç buluyorlar.
İlgileniyorlar filan kendilerince. Saçma sapan bir hayret hali. Bu
yüzden işte Küçükarmutlu demezler, Etiler ya da Sarıyer'dir buranın adı
şehrin geri kalanına çıkınca."
Konuşurken varıyoruz dernek başkanının evine. Sinir içinde kahvaltı hazırlıyor Muammer Bey'in eşi Güldalı. Çünkü...
"Güya ölüm oruçlarına zorla yatırılmış insanlar, yok kahraman olmak
istiyorlarmış filan. Gelsinler de burada yazsınlar o yazıları. Öyle
olmuyor o işler. Burayı hep yalan yanlış yazıyorlar."
Şengül tamamlıyor cümleyi:
"Aptal mıyız biz? Buradaki insanlar zorla ölüme yatacak kadar aptal mı?"
Halk mahkemesi
Gazetecilere, "polisin bile giremediği" diye başlayan ve nihayet gaz
bombalarının patlamasına yol açan manşetlere, sonra Küçükarmutlu'nun
Etiler'e yakınlığından yola çıkılarak yapılan "Küçükarmutlu Soho gibi"
diye başlayan, burnunun dibindeki mahalleleri New York üzerinden
geçerek anlatan haberlere, gazetecilere, buraya gelmeden burası üzerine
pervasız konuşanlara... Bütün birikmiş azarlar benim üzerimden geçiyor
elbette. Ama sonra Güldalı yeni pişmiş yaprak sarması veriyor, ekşili.
Öyle bir kızgınlık onunkisi, pek şefkatli. Muammer Bey ise nereden
baksan gazeteci olduğum için hep temkinli. "Buraya yaşamaya gelenler
arasında bir seçim yapılıyor mu?" diye sorunca, "Ben biliyorum senin
neyi sorduğunu" diyor. Sonra anlatıyor:
"Tabii buradaki dokuyu bozmayacak insanlar olmalı. Dokuyu bozacak adamı niye alalım aramıza!"
Sonra güvenliğin giderek azaldığından söz ediyorlar, hırsızlığın
çoğaldığından ve bu meselenin polisin pek ilgisini çekmediğinden.
Kurdukları "halk mahkemesinden"...
"Suç üstü yapılınca ortaya çıkardık hırsızı. Zaten kendisi de tek tek
girdiği evleri itiraf etti. İfşa ettik herkesin ortasında."
Yine de sor, anlatırlar
"Ceza" neydi peki? Muammer Bey bu haberin kötü niyetli bir kalem
tarafından nasıl yazılabileceğini (Küçükarmutlu'da halk ordusu! Varoşta
imfaz mangaları! vesaire) çok iyi bildiğinden söylemek istemiyor önce.
Sonra:
"Gönderdik işte mahalleden. Bir süreliğine tabii."
Kendilerini ve hayatlarını korumak zorunda kalan insanlar, şimdi de her
şeyi az az anlatarak kendilerini aslında en azılı düşman olan
"medyadan" koruyorlar haklı olarak. Ve fakat insan bir süre sonra
yoruluyor azar işitmekten. Yoldan geçen, Arife teyzeye anlatıyorum
derdimi, "Yahu teyze bitirdiler bizi sabahtan beri" diyorum. Sanki
tanışıyormuşuz gibi nicedir, hiç şaşırmadan cevap veriyor:
"Zındık kapıyoladı kızım. Üzülme sen. Yıkılacak diyola ya buralaa,
ondan. Emme düşün sen şimdi, biz olmayınca devlet mi vaa? Burdaki adam
düşünüyo, 'Biz de bu devletin adamı deel miyiz?' diyo içten içe. Hep
zengin köpeeğen gözü va buraladaa. Yıkılınca onların olaca ya..."
Sonra anlatıyor, "külüstürü" varmış, "çok yüksek". "Herif" mideden yedi
ameliyat olmuş, iki çocuğun "gözüne bakıyormuş". Yine de benim derdime
yanıyor, "Sen yine de sor, anlatırlar" diyor. Gülüyoruz buna, niye
bilmiyorum, çok gülüyoruz.
Şengül kapıları camları çalıyor, evinin içinde dolaşır gibi dolaştığı
mahallede. Benimle konuşacak insan arıyor. Arada bir ölüm orucunun
yapıldığı evleri gösteriyor, her evde kimlerin öldüğünü, nasıl öldüğünü
anlatıyor, sonra başka komik şeyler geliyor aklına onları da anlatıyor.
Nihayet Zehra Hanım pencereyi açıyor. Öylesine soruyorum buranın eskisi
Zehra'ya, "Eskiden mi iyiydi burası şimdi mi?" diye:
Yıkıma karşı direniş
"Eskiden daha iyiydi tabii" deyip gülmeye başlıyor "O zaman bizim sözümüz geçerliydi."
Sonra mahallenin tepesine bir karakol kuruluyor, bir panzer durmadan
bir işgal ülkesinde yürür gibi gürültüyle sokaklardan geçiyor, her gün.
Eskiden çamurlu yollarda ayakkabılarını naylon poşetlerde otobüs
duraklarına taşıyanlar şimdi asfaltıyla birlikte gelen devletin hep gaz
bombalı yüzünü görüyor. Ve yıkımlara karşı yapılan basın açıklamalarına
"Çatışma çıkacak bugün" deyince gelen "medyaya" öfke biriktiriyorlar.
1988'de buraya gelen İbrahim Kılıç, ben yokuşta düşünce toparlayıp beni
yerden hızla ve acilen oğlunun Boğaziçi Üniversitesi'nde fizikçi
olduğunu, oğlunun "bilim adamı" olduğunu, oğlunun İngilizce makalesi
olduğunu, oğlunun İngilizce kitap yazdığını, oğlunun... Anlatıyor.
Sonra:
"Acarkent'i yıksınlar burayı yıkacaklarına. Yapabiliyorlarsa..."
Sonra ağaçlarına geliyor sıra:
"Kayısı, ceviz, hurma, dut, fındık... Yalnız nar noksan."
Bunu tekrar ediyor durmadan:
"Bu güz dikeceğim nar."
Nar ve oğlunun makaleleri hayattan alınmış bir söz gibi duruyor. Nar
dikilecekti hani, hani oğlanlar okuyunca her şey daha iyi olacaktı,
evler yıkılmayacaktı. Sonra halk ekmek kuyruğuna doğru, uzun en uzun
yoldan gidiliyor, yavaş ve çok yavaş.
Krep: 'Kibar cılkta'
Yüzünü ekşitiyor kapıdaki nar gülüşlü kadın, "İstemem" diyor. "Dert
dinleyen çok, derman bulan yok" diyor, "Bir gazeteci daha istemem."
"Yahu" diyorum "Sabahtan beri çekilmeyen fırça kalmadı. Bari bir çay ver, üşüdük."
"Çay yok" diyor, "Yapayım istersen." Sonra bir gecekondu kapısının önünde şöyle soruyor bana:
"Krep yer misin?"
"Efendim?"
Öyle bir efendim diyorum ki anlıyor bu kapıda böyle bir sorunun
tuhaflığını. "Bizim köyde akıtma derler" ona diyorum, daha da gülüyor:
"Bakma sen biz de 'cılkta' deriz de kibar olsun dedik, fena mı ettik?"
Böylece gülerek tek göz odada, piknik tüpü üzerinde yapılan "kibar
cılkta" için giriyoruz eve. Soba yanıyor, ben yatağın üzerine
oturuyorum ve Kiraz ile Yeter'in hikâyesi başlıyor böylece.
Tüpün ağzı bozulur, "Patlarsa bak 'Küçükarmutlu'da basına hain
saldırı!' diye manşet atarlar" derim, güleriz, yan komşudan elektrikli
sac gelir, sacın üzerinde krep "kollu bacaklı" olur, Yurttaş "Uzay
krebi oldu. Krep yaratığı!" der ona da gülünür, pişen krepleri yiyip
yorum yaparız, sobada çay tıkırdarken Kiraz'ın üç çocuğuyla oturduğu,
altı kez yıkım görmüş, yedincisini beklediği için doğru dürüst
yapılmamış, şizofren eski kocasının onu birkaç kez öldürmeye kalktığı,
ayda 400 milyon giren ve bütün çocukları üstün başarılı olduğu evin
damı ne zaman akar onu konuşuruz. Şöyle anlatır Kiraz:
Eşek olduktan sonra...
"Zengin evlerine temizliğe gidiyoruz. Zenginlerden nefret ediyorum. Ne
korkucam? Boş ver işsiz kalmam, yaz sen. Ben eşek olduktan sonra semer
vuranı bulurum, merak etme. Beş odalı ev temizliyorsun, çok affedersin
dışarıdaki köpeğin durumu bizden daha iyi. Kendime diyorum ki bazen,
'Çalış' diyorum, 'Bitince de bunlara bir sopa at da öyle dön eve'. Niye
diyeceksin? Çocuk okuldan gelecek diye erken bitireyim diyorum 'Ay daha
saat üç!'. Geç yapsan 'Ay bitiremedin'. On senedir ortasını bulamadım.
Bazen diyorum ki, 'Bize derman onlara dert versin', anlasınlar bizi
biraz. 'Tatile gidiyoruz gelme' diyorlar. Düşünmüyor, o dört ay ne
yiyeceksin. Bazen iş geç bitince eve bırakırlar. Küçükarmutlu'ya
girerken hep aynı laf:
'Köyden gelip oturmuşsunuz buralara!'
Haa, oturduk! Sabah akşam Boğaz'a ekmek banıp yiyoruz! O değil de
çocuklar utanıyorlar temizliğe gidiyorum diye. Ben de diyorum ki
'Çalışmazsanız Etiler'de bez çok, bir tane de sizin elinize verirler.'
Zor anlayacağın."
Şengül'le çıkıyoruz Kiraz'ın evinden. Aklıma çok eskiden bir
yöneticinin, yoksul mahallelerine bakıp "Baksana evlerini bile
boyamıyorlar" demesi geliyor. Bunu anlatıyorum Şengül'e. Gülüyor:
"Lütfedip parasını verirse boyarız" diyor. Gülüp ekliyor:
"Bir o kalmıştı, fıstiki yeşil boyarız!".
Ece Temelkuran - Milliyet